12 Nisan 2012 Perşembe

Doğum Günü mesajı

Selam, Sevgili dostlarım. En içten cümlelerinizle doğum günümü kutlamışsınız da ben bir teşekkür bile etmedim sizlere! Etmedim değil de edemedim. Kabalığımdan değil ama, inanın. Bir süredir sağlık sorunları yaşıyorum ve face de girmiyorum. . . Çok mutlu oldum; sonsuz teşekkürler her birinize. Özellikle de böyle zor günlerde hatırlanmak, değerli olduğunu hissetmek insana daha bir güç yüklüyor. . . Sağolun!.. İyi ki varsınız.
Fikri Tırpan

Güzel Sözler

Fotoğrafları; öğelerinin kusursuz fiziki güzellikleri değil, sergileyebildikleri karakter özellikleri GÜZELLEŞTİRİR!
Fikri Tırpan
Öğretmen ve öğretmenliğin yüceliği ancak sizler gibi erdemli ve çalışkan öğrencilerimizin topluma, bize gurur kaynağı olabilmesiyle vücut buluyor
Fikri Tırpan

9 Nisan 2012 Pazartesi

"Veda " mesajıdır.

"Fikri TIRPAN" Öğretmeninizin kaleme aldığı ve sizler için yazmış olduğu veda satırlarıdır.Allah Rahmet eylesin...Mekanı cennet olsun... 


Sevgili Öğrenciler,
Sizleri tanıdığıma çok memnun oldum. İyi ki doğdunuz; iyi ki varsınız!.. İyi ki sınıfıma gelmişsiniz; iyi ki kesişmişiz, hayatlarımızın bir yerlerinde yollarımız… İyi ki tanımış, iyi ki emek verebilmişim sizlere!
Çocuklar melek doğar! Gözlerimiz gördüklerini algılayabildiğinde; kulaklarımız duyduklarını anlamlandırabildiğinde başlar biz insanlar için iyi- kötü yargısı.
Gözlerimizi dünyaya açmamızla birlikte başlar öğrenme sürecimiz. Ve hep sürer; demir almak günü gelinceye dek, bu limandan! Gördüklerimizden, duyduklarımızdan, yaşadıklarımızdan, okuduklarımızdan öğreniriz: İyiyi de kötüyü de… Her şeyi öğreniriz.
İşte “bir melek” olarak doğan insanı “iyi ya da kötü” yapan şey; bu sürecin akabinde yapılan ya da yapılamayanlardır. Eğer duyu organlarımıza gelen verileri fark eder, doğru algılar, anlamlandırır ve bilgi dağarcığımıza kaydedersek… Merak eder ve sorgularsak… Kültürel değerlerin, mantığın ve kalbin süzgecinden geçirirsek… Ve bunlardan yapacağımız çıkarımları davranışlarımıza yansıtabilirsek… Yaşanmışlıklardan da ders çıkarır, davranışlarımızı geliştirebilirsek “iyi insan” oluruz.
Herkes bilir bir ağacın, bir kelebeğin nasıl öldürülebileceğini: Ama çok az kişinin kalbi dayanabilir caniliğe!.. Herkes bilir en ağır küfürlerin nasıl edileceğini: Ama istendik davranışlar geliştirebilen hiç kimse o küfürleri ağzına almaz, aklına bile getirmez… Herkes bilir saygısızlığın nasıl yapılacağını. Kavgayı, kıskançlığı, kalp kırmayı herkes bilir. Ama kalbinin sesini dinleyebilen hiç kimse yapmaz bunları!
İşte sizleri bu yüzden çok seviyorum! Sizler iyi insan olmayı tercih ettiniz ve hep iyi davranışlar edindiniz. Ve böyle de devam edeceğinize; davranışlarınızı hep iyiliklerden, sevgiden, barıştan yana geliştireceğinize yürekten inanıyorum.
Bilmelisiniz ki okul ve hayatta başarılı olabilmeniz de edineceğiniz doğru davranışlar / alışkanlıklarla mümkündür. İşte bu yüzden:
a) Bugünün işini yarına bırakmamayı;
b) Kitap okumayı;
c) Sorumluluklarını;
d) Sana değer veren tecrübeli insanların sözlerini dinlemeyi;
e) Öğrenmek için çaba sarf etmeyi;
f) Öğrendiklerini sorgulamayı;
g) Vücudumuzun besinlerin içeriğini alıp; işe yaramaz, zararlı posasını attığı gibi: Edindiğin bilgileri ve tanıdığın insanları akıl, ahlak ve sevgi süzgecinden geçirebilmeyi… Sana zararı dokunacak, seni kötü yollara sürükleyebilecekleri aklından, kalbinden ve hayatından atabilmeyi;
h) Sizleri seven, hayatına değer katan herkesi ve her şeyi sevebilmeyi, unutmamayı…
İşte bütün bunları bir alışkanlık, birer davranış haline getirebilmelisiniz.
Bir şey daha! Tanrı evrende hiçbir şeyi gereksiz yaratmamış. Her şey bir düzenin parçası, zincirin bir halkası. Dünya’da hayatın sürebilmesi için her şey ve herkesin hayati görevleri var. Her şey ve herkes kapsama alanına yarar sağlamalı. Güneş, su, taş, toprak, madenler; bitkiler, hayvanlar… Hepsi de rollerini yerine getiriyor. Görevlerini yapmayanlar maalesef sadece insanlardan çıkıyor! Sümüklüböceğin bile iz bıraktığı şu dünyada insanların boşa zaman harcayabilmesi ne acı!
Lütfen görevlerinizi, sorumluluklarınızı ve haklarınızı biliniz. Bunları hiç aklınızdan çıkarmayınız ve hayatınız boyunca uygulayınız. Hep kendinizle yarışınız: Her akşam yatağınıza yattığınızda, sizlere değer katan yeni şeyler öğrenmiş olunuz… Sizleri mutlu edecek iyi şeyler yapmış olunuz!
Canlarım benim!
Acı- tatlı geçen yıllarımız sonrasında beni hep iyi hallerimle hatırlayınız. Beni unutmayınız ve sevmeye devam ediniz. Çünkü ben de öyle yapacağım: Sizleri ve arkadaşlarınızı hiç unutmayacağım ve hep seveceğim.
Hoşça kalın ya da güle- güle… Her neyse! Tüm güzellikler hep sizlerin olsun. Hayat hep gülümsesin sizlere Yolunuz açık olsun meleklerim!
Öğretmeniniz,

Fikri TIRPAN

Öğrencilerine Hitaben



Fikri TIRPAN" Öğretmenimizin kaleme aldığı ve öğrencilerine hitaben konuşmasıdır. Allah rahmet eylesin..Nur içinde yat...

Her yer, her şey karanlık!
Evren, doğasında bir karanlıklar imparatorluğu aslında. Bir ışık kaynağı varsa aydınlanıyor, onun gücü ölçüsünde görünür oluyor cisimler. Işığa ne kadar yakınsa, o kadar görünüyor; ışığa yüzünü dönerse, yönelirse o zaman fark ediliyor her şey!.. Işık kaynağından uzaklaştıkça kararıyor, ne varsa yok oluyor; görünmezliğe bürünüyor… Yakınlaştıkça, ışığı aldıkça aydınlanıyor; yansıtıyor, aydınlatıyor… Aydınlandıkça, aydınlattıkça fark ediliyor, fark yaratıyor, büyüyor, büyüyor!..
Güneş ışıklarını ulaştırabildiği her şeyi, tüm güzellikleriyle gözler önüne sererken; Ay da aydınlanıyor, aldığı ışığı yansıtarak çevresini, Dünya’yı da aydınlatıyor.
İnsan da karanlıkların içinden çıkıp geliyor! Anne karnından Dünya’ya “merhaba” dediğimiz anla birlikte, ışığa yöneldikçe büyüyor, gelişiyoruz.
Sizler bizim aydınlık geleceğimizsiniz çocuklar! Güneşiniz anneniz, babanız, okulunuz, öğretmenleriniz. Işığınız; onlardan aldığınız tecrübeler, davranışlar, bilgiler. Dostunuz; kitaplar. Ayrıca kendi yaşanmışlıklarınız: Gördüğünüz, duyduğunuz, okuduğunuz, yaşadığınız her şeyden almanız gereken dersler, çıkaracağınız ana fikirler.
Çevrenizdeki karanlıklar aydınlanacak, sisler dağılacaktır siz aydınlandıkça! Çirkinliklerin gölgeleri, cehaletin karanlıkları yok olacaktır siz aydınlandıkça...
Sislerin içinden silkinip çıkın. Karanlık geleceklere mahkum etmeyin kendinizi ve bizi. Doğruyu yanlıştan ayırarak çıkılır yola. O yol hayat yoluysa yolunuz uzun, meşakkatli ve engellerle dolu.
Sen; benim sevgili öğrencilerim, aileninizin en değerli varlığı, bu ülkenin umudusunuz.
Geride bıraktığınız öğrenim yıllarınızdan kazanımlarınızı ve eksiklerini
zi seriniz masanın üzerine. Geliştirmeniz gereken davranışlarınızı, tamamlamanız gereken eksiklerinizi, öğrenmeniz gereken konuları belirleyiniz. Bir “gün planı” yaparak bütün yaz düzenli şekilde ders çalış, kitap okuyunuz… Sonra da bunu alışkanlık haline getiriniz. İşte o zaman umuda, mutluluğa götürecektir seni, önünde uzanan yollar. İşte o zaman istikbalinin üzerindeki sisler dağılacak; başarıya, mutluluğa yelken açacaksın!
Çevrendeki kaynaklardan bilgi al hayat boyu. Onları sindir, yorumla, davranışlarına yansıt, kullan. Ve paylaş çevrenle… Yani bilimin ışığını al, parla, fark ettir kendini kalabalıklarda. Sonra yay ışığını sislerin, karanlıkların üzerine. Aydınlat çevreni, kamaştır gözlerimizi: Fark yarat! Övüncümüz ol, okşa gururumuzu.
Canlarım benim...

Öğretmeniniz

Fikri TIRPAN

Sizleri çok seviyorum...

Çok değerli arkadaşım, manevi kardeşim, dostum, sırdaşım Fikri TIRPAN...Seni son yolculuğuna uğurladık...Allah'tan Rahmet kederli ailesine sabırlar dilerim.
Kendisi bilindiği gibi uzun zamandır bu illet hastalığının pençesinde idi. Çok savaştık, çok mücadeleler verdik, gayret ettik ama başaramadık. Başta ailesi ve kardeşleri olmak üzere , sevenleri, arkadaşları, dostları onunla birlikte hep beraber hastalığını yenmeye azim gösterdik ama olmadı...Derler ya "ALLAH " sevenini erken alırmış...Öyle de oldu...Yapacak hiç bir şeyimiz yok malesef...
Aramızdan ayrılalı henüz çok erken oldu. Fakat bizler de bu yaşamın içinde var oluyoruz. Üzüleceğiz, sevineceğiz, paylaşacağız. Anılarla geçmişi canlandıracağız. Onu unutmamak için, gönlümüzde yaşatmak için sahip olduğu değerlere bizler de önem vererek vazifemizi yerine getireceğiz. Buna inanıyorum...
İnsanlar bu yaşamdan kopup ikinci bir döneme geçtiklerinde, sürdürebildiği ilk yaşamında acı, tatlı, iyi, kötü bir çok sırlarını da kendileriyle birlikte götürmüştür. Fakat, değerli dostumun yaşamı boyunca o kadar çok sırları vardı ki...Bunları sizinle burada paylaşmam mümkün değil...Ancak, kendisiyle birlikte tüm bu sırlar ve anılar da beraberinde gitti...
Anılar, evet sadece güzel anılarla anılacaktır. Bundan da hiç şüphem yok...Herkesin kendisiyle birlikte olduğu, geçirdikleri, paylaştıkları o güzel zamanlar hep anı olarak bizlerde kalacaktır. Sırlarımızda öyle...
Değerli kardeşim için hayat bir oyundu. Son nefesine kadar da bu oyunun içinde yer aldı. Onun için insanlık, sevgi ve saygı, doğa, çevre, yaptığı iş, görev, Ailesi, sevdikleri, arkadaşları, dostları, kardeşleri, öğrencileri kısacası bu oyunun içinde yer alan her şey, her kes birer parçaydı. Bir film, kurgu yaptı...Çekti, oynadı ve bu filmi bitirdi...
Son zamanlarda, çok şeyler hissetti...Kendisi çok acı çekiyordu...Herkesi çok düşünüyordu. İnanın kendisini bu kadar düşünmüyordu. Gerçekten etrafında sevenleri ona gönül verenleri çoktu. Bu da kendisini rahatsız ediyordu. Niye mi? Çünkü kimsenin üzülmesini, acı çekmesini, duygulanmasını , kendisine acımalarını istemiyordu. Bu sebeble sondan bir önceki oyununu oynadı...Başarılı oldu mu olmadı mı bilemiyorum ama çevresindeki bir çok kişiye mesajını vermiş oldu. " Ben den nefret edin...Bana acımayın...Yanımda olmayın..." Bu oyunun içinde bilerek ben de vardım...Bu durum öyle kolay alışabilecek bir şey değildi...Kendisini böyle kabullenmemiz imkansızdı. Çünkü bizler, tanıyanlar onu çok iyi anlayabiliyorduk. İçimizde anlayamayanlar da olabilirdi. Bu davranışından dolayı, üzülenler, nefret edenler olabilirdi...
İşte burada itiraf ediyorum...Bu bir oyundu ve bizlerde, yakınındaki kişiler dahil bu oyunun içinde yer aldık...
Son oyununu yolculuğun sonunda oynadı.Bizleri, sevenlerini bırakıp gitti...Ben onu çok özleyeceğim...O benim 46 yıllık biricik manevi kardeşim ve dostumdu. Efendiliği, dürüstlüğü, kişiliği, yapısı, davranışları, üslubu, hareket ve tavırları, yaşamı benim ve onu tanıyanlar için tartışılamaz...Bizler onu biliyoruz ve çok seviyoruz. Zannediyorum bizi kendisinden soğutmak için ne yaptıysa da bunda başarılı olamadı.
Değerli kardeşim "Fikri TIRPAN "...Allah Rahmet eylesin...Nur içinde yat...Mekanın Cennet olsun...Sen her zaman kalbimizde birlikte yaşayacaksın...Seni Özleyeceğiz...

Manevi kardeşin ve dostun,

Ergun Oskay

10-04-2012









16 Haziran 2011 Perşembe

Şirinevler İ.Ö.O. 5 / B 'ye Veda

                MERHABA DÜN, ELVEDA BUGÜN!   


                Beş koca yılın ardından şöyle bir bakıyorum da geriye: Ne çok sevgi biriktirmişsiniz kalbimde! Beş değil de onlarca yıldır yanımdaymışsınız gibi, ne çok alışmışım size… Madem gidecektiniz, niye sevdirdiniz ki kendinizi bu kadar bana!.. Ama siz bana bakmayın, gidin. Haydi gidin!


                Rüzgar gibi geçen beş yılın ardından şöyle bir bakıyorum da geriye: Sanki dündü; korkulu, endişeli, ağlamaklı gözlerinizle tanışmam. “Daha dün (gibi) annenizin kollarında(n)” bana gelişiniz! Saçlarınızı okşamam, o minik ellerinize kalem tutturuşum daha dün gibi… Zaman ne de çabuk geçmiş; süremiz dolmuş!.. Size verebileceklerim, öğretebileceklerim henüz bitmedi! Doymadım, daha doyamadım sevmelere sizi ben! Gitmek için henüz çok erken!.. Ama siz bana bakmayın, gidin. Haydi gidin! Yolunuz açık olsun!




              15 Eylül 2006’dan - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -  6 Haziran 2011’e. . . . . . .




                Sevgili  öğrencilerim,


                Seni tanıdığıma çok memnun oldum. İyi ki doğdun; iyi ki varsın!.. İyi ki sınıfıma gelmişsin; iyi ki kesişmiş, hayatlarımızın bir yerlerinde yollarımız… İyi ki tanımış, iyi ki emek verebilmişim sana!


                Çocuklar melek doğar! Gözlerimiz gördüklerini algılayabildiğinde; kulaklarımız duyduklarını anlamlandırabildiğinde başlar biz insanlar için iyi- kötü yargısı.


                Gözlerimizi dünyaya açmamızla birlikte başlar öğrenme sürecimiz. Ve hep sürer; demir almak günü gelinceye dek, bu limandan! Gördüklerimizden, duyduklarımızdan, yaşadıklarımızdan, okuduklarımızdan öğreniriz: İyiyi de kötüyü de… Her şeyi öğreniriz.


                İşte “bir melek” olarak doğan insanı “iyi ya da kötü” yapan şey; bu sürecin akabinde yapılan ya da yapılamayanlardır. Eğer duyu organlarımıza gelen verileri fark eder, doğru algılar, anlamlandırır ve bilgi dağarcığımıza kaydedersek… Merak eder ve sorgularsak… Kültürel değerlerin, mantığın ve kalbin süzgecinden geçirirsek… Ve bunlardan yapacağımız çıkarımları davranışlarımıza yansıtabilirsek… Yaşanmışlıklardan da ders çıkarır, davranışlarımızı geliştirebilirsek “iyi insan” oluruz.


                Herkes bilir bir ağacın, bir kelebeğin nasıl öldürülebileceğini: Ama çok az kişinin kalbi dayanabilir caniliğe!.. Herkes bilir en ağır küfürlerin nasıl edileceğini: Ama istendik davranışlar geliştirebilen hiç kimse o küfürleri ağzına almaz, aklına bile getirmez… Herkes bilir saygısızlığın nasıl yapılacağını. Kavgayı, kıskançlığı, kalp kırmayı herkes bilir. Ama kalbinin sesini dinleyebilen hiç kimse yapmaz bunları!


                İşte seni bu yüzden çok seviyorum! Sen iyi insan olmayı tercih ettin ve hep iyi davranışlar edindin. Ve böyle de devam edeceğine; davranışlarını hep iyiliklerden, sevgiden, barıştan yana geliştireceğine yürekten inanıyorum.


                Bilmelisin ki okul ve hayatta başarılı olabilmen de edineceğin doğru davranışlar / alışkanlıklarla mümkündür. İşte bu yüzden:




                a) Bugünün işini yarına bırakmamayı;


                b) Kitap okumayı;


                c) Sorumluluklarını;


                d) Sana değer veren tecrübeli insanların sözlerini dinlemeyi;


                e) Öğrenmek için çaba sarf etmeyi;


                f) Öğrendiklerini sorgulamayı;


                g) Vücudumuzun besinlerin içeriğini alıp; işe yaramaz, zararlı posasını attığı gibi: Edindiğin bilgileri ve tanıdığın insanları akıl, ahlak ve sevgi süzgecinden geçirebilmeyi… Sana zararı dokunacak, seni kötü yollara sürükleyebilecekleri aklından, kalbinden ve hayatından atabilmeyi;


                h) Seni seven, hayatına değer katan herkesi ve her şeyi sevebilmeyi, unutmamayı…




                İşte bütün bunları bir alışkanlık, birer davranış haline getirebilmelisin.


                Bir şey daha! Tanrı evrende hiçbir şeyi gereksiz yaratmamış. Her şey bir düzenin parçası,  zincirin bir halkası. Dünya’da hayatın sürebilmesi için her şey ve herkesin hayati görevleri var. Her şey ve herkes kapsama alanına yarar sağlamalı. Güneş, su, taş, toprak, madenler; bitkiler, hayvanlar… Hepsi de rollerini yerine getiriyor. Görevlerini yapmayanlar maalesef sadece insanlardan çıkıyor! Sümüklüböceğin bile iz bıraktığı şu dünyada insanların boşa zaman harcayabilmesi ne acı!


                Lütfen görevlerini, sorumluluklarını ve haklarını bil. Bunları hiç aklından çıkarma ve hayat boyu uygula. Hep kendinle yarış: Her akşam yatağına yattığında, sana değer katan yeni şeyler öğrenmiş ol… Seni mutlu edecek iyi şeyler yapmış ol!




                Canım benim!


                Acı- tatlı geçen beş yılımızın sonrasında beni hep iyi hallerimle hatırla. Beni unutma ve sevmeye devam et. Çünkü ben de öyle yapacağım: Seni ve arkadaşlarını hiç unutmayacağım ve hep seveceğim.


                Hoşça kal ya da güle- güle… Her neyse! Tüm güzellikler hep seninle olsun. Hayat hep gülümsesin sana. Yolun açık olsun meleğim!


                Eylül 2006 – Şirinevler İlköğretim Okulu – B Blok / 1 - B


                Haziran 2011 – Şirinevler Mehmet Şen İ.Ö.O.      /  5 – B


                     
               Öğretmeniniz, Fikri TIRPAN




                                               



18 Haziran 2010 Cuma

SİS

Her yer, her şey karanlık!
Evren, doğasında bir karanlıklar imparatorluğu aslında. Bir ışık kaynağı varsa aydınlanıyor, onun gücü ölçüsünde görünür oluyor cisimler. Işığa ne kadar yakınsa, o kadar görünüyor; ışığa yüzünü dönerse, yönelirse o zaman fark ediliyor her şey!.. Işık kaynağından uzaklaştıkça kararıyor, ne varsa yok oluyor; görünmezliğe bürünüyor… Yakınlaştıkça, ışığı aldıkça aydınlanıyor; yansıtıyor, aydınlatıyor… Aydınlandıkça, aydınlattıkça fark ediliyor, fark yaratıyor, büyüyor, büyüyor!.. 

Güneş ışıklarını ulaştırabildiği her şeyi, tüm güzellikleriyle gözler önüne sererken; Ay da aydınlanıyor, aldığı ışığı yansıtarak çevresini, Dünya’yı da aydınlatıyor…



İnsan da karanlıkların içinden çıkıp geliyor! Anne karnından Dünya’ya “merhaba” dediğimiz anla birlikte, ışığa yöneldikçe büyüyor, gelişiyoruz.
Sizler bizim aydınlık geleceğimizsiniz çocuklar! Güneşiniz anneniz, babanız, okulunuz, öğretmenleriniz. Işığınız; onlardan aldığınız tecrübeler, davranışlar, bilgiler. Dostunuz; kitaplar. Ayrıca kendi yaşanmışlıklarınız: Gördüğünüz, duyduğunuz, okuduğunuz, yaşadığınız her şeyden almanız gereken dersler, çıkaracağınız ana fikirler…
Çevrenizdeki karanlıklar aydınlanacak, sisler dağılacaktır siz aydınlandıkça! Çirkinliklerin gölgeleri, cehaletin karanlıkları yok olacaktır siz aydınlandıkça...
Sislerin içinden silkinip çıkın. Karanlık geleceklere mahkum etmeyin kendinizi ve bizi. Doğruyu yanlıştan ayırarak çıkılır yola. O yol hayat yoluysa yolunuz uzun, meşakkatli ve engellerle dolu.
Sen; benim sevgili öğrencim, ailenin en değerli varlığı, bu ülkenin umudusun.
Geride bıraktığın dört öğrenim yılından kazanımlarını ve eksiklerini ser masanın üzerine. Geliştirmen gereken davranışlarını, tamamlaman gereken eksiklerini, öğrenmen gereken konuları belirle. Bir “gün planı” yaparak bütün yaz düzenli şekilde ders çalış, kitap oku… Sonra da bunu alışkanlık haline getir. İşte o zaman umuda, mutluluğa götürecektir seni, önünde uzanan yollar. İşte o zaman istikbalinin üzerindeki sisler dağılacak; başarıya, mutluluğa yelken açacaksın!
Çevrendeki kaynaklardan bilgi al hayat boyu. Onları sindir, yorumla, davranışlarına yansıt, kullan. Ve paylaş çevrenle… Yani bilimin ışığını al, parla, fark ettir kendini kalabalıklarda. Sonra yay ışığını sislerin, karanlıkların üzerine. Aydınlat çevreni, kamaştır gözlerimizi: Fark yarat! Övüncümüz ol, okşa gururumuzu.
İyi tatiller, canım benim!

18 Haziran 2010

Öğretmenin: Fikri Tırpan

Mehmet'in Beslenmesi

İlk zamanlar Mehmet'in beslenme çantasından çıkardığı kocaman ekmeği gördüğümüzde çok şaşırırdık. Sonra alıştık alışmasına da yine de onun yemek yiyişini izlemekten kendimizi alamıyorduk. Tabi bunu gizlice yapardık. Çünkü kendini seyrettiğimizi farkettiğinde bize kızar ve küserdi.
Mehmet ufak tefek, zayıf bir çocuktu. Hergün okula bütün bir ekmek getirirdi. Ekmeğin boyu neredeyse kendi kadardı. Beslenme saatinde o koca ekmeği ısıra ısıra yemeye başlardı. Beslenme zamanı bittiğinde ekmeğin yarısını dahi bitirememiş olurdu. Zaten ekmeğinin tamamını bitirdiğini henüz hiç birimiz görememiştik. Sonra biz görmeden bitiriyor muydu, bitiremiyorsa kalan kısmını ne yapıyordu? Bunu da bilemiyorduk ve merak ediyorduk.
Birgün, beslenme getirmeyen bir arkadaşımız için öğretmen bizlerden bir peçetenin üzerine yiyecek topluyordu. Yiyeceği fazla olanların peçeteye koyduklarını o, beslenme getiremeyen arkadaşımıza verecekti. Mehmet de ekmeğinden bir parça koparıp peçeteye koydu.
O gün beslenme getiemeyi unutan İbrahim'di ve peçeteyle yiyecek de ona gitmişti. Tenefüste Mehmet bahçeye çıkınca İbrahim sınıftakilere ekmeğin sırrını anlatmış. Tabi ben sonradan öğrendim. Çünkü tenefüslerde top oynamak varken asla sınıfta durmam! İbrahim'e gelen Mehmet'in ekmeğinin arasında hiç bir şey yokmuş.İbrahim bunu gülerek anlatmış! Oysa öğrendiğimiz şeyin hiç de gülünecek tarafı yoktu.
Yazan : Münir Dinmez 

(Devamı var )

SUYA DÖNÜŞEMEYEN BULUT

I. BÖLÜM
Bir yaz günüydü. Ve bu yaz eski yıllardan çok daha sıcak geçiyordu. Kitle iletişim araçlarında sık sık küresel ısınma ile ilgili haberler çıkıyor,yetkililer su tasarrufu konusunda halkı uyarıyorlardı. Son zamanlarda şehirde su kesintileri de başlamış, musluklardan akan suyun da berraklığı gitmişti.
Küresel ısınmanın ne anlama geldiğini artık herkes gibi Sude de biliyordu.Okulda bununla ilgili bir kompozisyon yazmıştı da öğretmen çok beğenerek yazısını panoya asmıştı... Küresel ısınma susuzluk demekti, açlık demekti... Doğal afetler, salgın hastalıklar oluşur, bu yüzden de savaşlar çıkabilirdi. Çevresinden ve basından öğrendiği bu bilgiler Sude'yi çok etkilemiş, o kompozisyonunu da bu nedenle yazmıştı.
Sude dördüncü sınıfa gidiyordu...
( Devam... )
... Çevreye, doğaya ve tüm canlılara karşı çok duyarlı bir çocuktu. Diğer arkadaşları gibi fazla koşup oynayamadığından derslerden arda kalan zamanının çoğunu kitap okuyarak, bunlar üzerine düşünerek ve yazarak geçiriyordu.
Sude'nin fazla koşturamamasının nedeni hastalığıydı. Aslında o da arkadaşlarıyla koşar oynardı ama ya düşerse! Düşer de bir yeri kanarsa, bu onun için çok tehlikeli olabilirdi. Çünkü kanı yeterince pıhtılaşmıyordu ve bu durumda çok kan kaybedebilirdi...
Çocuklar gülüp oynamalı. Koşmalı, düşmeli, kalkmalı... İnsanın çocukluğunu yaşaması da bu olmalı! Annesi de böyle düşündüğü için olmalı, Sude'yi okulun masa tenisi takımına yazdırmıştı. Sude kısa zamanda iyi bir tenis oyuncusu olmuş; hatta katıldığı turnuvada takım arkadaşları İrem, Gülşah ve Sena ile il sekizincisi olma başarısını dahi göstermişlerdi. Üstelik spora başladığından beri sağlığı da mucizevi bir şekilde iyileşmeye başlamıştı. Doktoru da bunu teyid ediyordu. Fakat annesi yine de onun, bu iyileşme sürecinde riskli hareketler yapmasını istemiyordu.

II. BÖLÜM
Son günlerde uzmanlar aşırı sıcaklar geçene kadar, gerekmedikçe sokağa çıkılmaması, güneş altında fazla durulmaması konusunda uyarılar yapıyorlardı. Buna rağmen Sude ısrarla annesine yalvarıyordu:
- Anneciğim, lütfen! Bakar mısın, herkes ne güzel sularla oynuyor. İzin ver, ben de gölün kenarına gideyim. Hem söz veriyorum, sadece elimi değdireceğim suya.
Annesi kızını üzmek istemiyordu ama onun bu yakıcı güneşin altına çıkmasını da istemiyordu. Baraj gölünün bu haliyle bir tehlikesi olamazdı. Zaten kurumuş, küçücük bir su birikintisine dönüşmüştü. Gölün zemini de yakıcı güneşin etkisiyle adeta taşlaşmıştı.
Sude, anne ve babası bu baraj gölünün kenarına pikniğe gelmişlerdi.
Okullar tatil olunca amcasının köyüne tatile gideceklerdi. Fakat babasının işlerinin yoğunluğundan dolayı bu tatil planı bozulmuş ve şehirde kalmışlardı. O yüzden her hafta sonu pikniğe giderek şehrin sıcağı, gürültüsü ve yoğunluğundan kaçmaya çalışıyorlardı.
Sude'nin ısrarları sürünce annesi dayanamayarak ona izin vermek zorunda kaldı. Geniş hasır şapkasını başına takarak coşkuyla göl kenarına gitmeye hazırlanan Sude'yi, annesi elinden tutarak son bir kez uyardı:
( Devam )
- Kızım dikkat et, koşmadan git. Suyun yakınları bataklık halinde olabilir. Taşların üzerine basmaya özen göster...
Nasihatler özellikle de çocuklara sıkıcı gelir. Fakat Sude annesinin bu tür uyarılarından hiç sıkılmaz, bunları kendi için kaygılandığından söylediğini bilirdi. Annesine, merak etmemesini söyledi. Öğle yemeği için açıklık bir alanda mangal yakmaya çalışan babasına da el sallayıp göle doğru yürümeye başladı.
Temkinli adımlarla kurumuş otların, yosunların arasından geçerek; gölün bir zamanlar su dolu yüzeyine indi. Kayalık ve kumluk kısımları hariç, gölün zemini çatlak çatlak olmuştu. Her taraf su canlılarının kalıntılarıyla doluydu. Havadaki hoş olmayan kokunun sebebi de bunlardı demekki! "Zavallılar! Susuzluğun ilk kurbanları olmuşlar" diye düşündü Sude. Ormanda yaşayan canlılar için orman yangınları nasıl bir felaketse, su dünyasının canlıları için de kuraklığın aynı korkunçlukta olduğunu farketti. Sevinci, heyecanı garip bir hüzne dönüştü birden. Ağır adımlarla, artık ufacık kalmış göl sularına doğru ilerlemeye devam etti.
Suyun kenarı çok kalabalıktı. Kendisi gibi ailesiyle pikniğe gelmiş pek çok çocuk ayaklarını suya sokmuş, sularla oynayıp serinliyorlardı. Sude suya fazla yaklaşmadan bir süre onları seyretti. Bu kadar kalabalığın içinde kimseye birşey olmuyordu. Su zaten çok sığdı ve kenarlarında bataklık da yoktu anlaşılan...
Cesareti artan Sude kalabalığın arasına dalarak suya ulaştı. Bir avuç su almak için eğilirken suyun içindeki çocuklar dikkatini çekti. Bir kaç çocuk gölün ortalarına doğru ilerleyip bellerine kadar suya girmişlerdi. Bu, Sude'yi endişelendirmişti. Tanımasa da kimselerin başına kötü birşeyin gelmesini istemezdi. Aniden telaşla bağırmaya başladı:
- Hey siz, çıkın ordan. Oralarda bataklık olabilir!..
O gürültülü kalabalığın içinde çocuklar onu duymamıştı. Zaten duysalar da Sude'yi dinleyip dönerler miydi acaba?
Kalabalıktan bazıları, bağırmakta olan Sude'ye bakmaya başlayınca, o da utanarak başını yere eğdi. Bu arada, kendi yaşlarındaki bir kız çocuğunun yanına geldiğini farkeden Sude şaşırmıştı. Kız gülümseyerek:
- O bağırdığın çocuklardan biri benim kardeşim. Ben de gitmesin diye ne kadar söyledim, çıksın diye ne kadar bağırdım ama beni dinlemedi. Senin seslenmeni duydu mu bilmem ama duysa da dinlemezdi zaten.
Sude kızın bunları ne amaçla söylediğini anlayamayarak özür diledi. Kız minnetle Sude'ye sarılarak:
- Hayır, hayır lütfen; ne özürü! Ben sana teşekkür etmek için geldim. Tanımadığın halde kardeşim için kaygılandın ve onu çağırdın. Teşekkür ederim; sen çok iyi kalpli birisin.
Sude rahatlamıştı. Kendine sarılan tanımadığı bu kıza da sıcaklık duymuştu. İki kız tanışarak sohbet etmeye başladılar. Kızın Adı Aleyna'ydı.
 ( Devam )
Sude ve Aleyna bir anda, gölün ortalarına gitmiş çocukları unutup sohbete daldılar. Aleyna da dördüncü sınıfa gidiyormuş ve kendininki gibi onun da karnesi çok iyiymiş. O da ailesiyle her fırsatta bu baraj gölüne pikniğe gelir, hatta balık bile tutarlarmış.
"Malesef o zavallı balıkların yaşayabilecekleri bir göl de kalmamış ki burada!" diye söylenirken aniden aklına, annesine verdiği söz gelen Sude:
- Afedersin, benim zamanım doldu. Anneme çabuk döneceğime dair söz vermiştim; gitmem gerek. Ama önce, birlikte senin kardeşini sudan çıkaralım.
Aleyna aniden telaşlanıverdi. "Ben kardeşimi unutmuştum!" diyerek su kenarına koştu. Sude de onun yanına geldi ve birlikte bağırmaya başladılar.
Defalarca bağıran iki kız sonunda seslerini duyurabilmişlerdi. Bir süre itiraz etseler de Aleyna'nın kardeşi ve yanındaki arkadaşları sonunda ikna olarak kıyıya doğru gelmeye başladılar. Çocuklar sudan çıkarak yanlarına geldiklerinde iki kız onları azarladı. Yaptıkları şeyin ne kadar yanlış ve tehlikeli olduğunu anlatmaya çalıştılar.
Aileleri muhtemelen yemekleri hazırlamış ve onları bekliyorlardı. Bunu düşünen üç çocuk, diğerlerinden ayrılarak piknik yerine doğru yürümeye başlamıştı. Henüz bir kaç adım atmışlardı ki Sude "Ya ben elimi bile suya değdiremedim. Hiç olmazsa avucuma bir parça su alayım" diyerek yeniden göle doğru koşmaya başladı.
Gerçekten de Sude buraya biraz sularla oynayıp serinlemeye gelmişti ama Aleyna'nın kardeşiyle ilgilenmekten suya dokunamamıştı bile.

III. BÖLÜM
Etrafındakiler farketmeseler de yakıcı güneş altında gölün suları sürekli buharlaşıyor; sular azalmaya, göl küçülmeye devam ediyordu.
Göldeki sayısız su damlasından biri olan Damla da sırasını bekliyordu.

( Devamı ) 28/04/2010

...Buharlaşıp gökyüzüne çıkmak, havada günlerce dolaşıp Dünya'yı oralardan seyretmek, sonra da tekrar yeryüzüne inmek harika birşeydi. Bunu defalarca yapmıştı ve bu harika su döngüsüne katılmayı çok seviyordu.
Damla uzun süredir gölde; daha önce buharlaşarak gökyüzüne giden arkadaşlarının dönmesini beklemiş ama artık sıkılmıştı. Gökyüzündeki arkadaşları bulutlar halinde, zaman zaman üzerlerinden geçip ona selam veriyorlar, sonra da kayboluyorlardı. Çoktandır yağmur olup da inmelerini beklemişti. Fakat onların geleceği yoktu. Uzun süredir bir türlü yağmur yağmıyordu ve bu durumda onlar da gelemiyordu.
Göldeki arkadaşları da hergün gruplar halinde buharlaşıp ayrılıyor, gökyüzüne çıkmaya devam ediyorlardı. Tanıdığı tüm su damlaları bulutlara karışmıştı ve artık bu gölde kendini çok yalnız hissetmeye başlamıştı.
Son günlerde göldeki yaşantısından çok sıkılmaya başlayan Damla, gökyüzüne çıkmaya karar vermiş; yüzeye çıkarak kıyıya gelmişti. Burada Güneş'in sıcaklığını iyice hissetmeye başlayan Damla, her an göğe yükselmenin heyecanıyla bekliyordu.
Damla aniden büyük bir çalkantının içinde kalarak yükselmeye başladı. Fakat bu, buharlaşarak yükselmeye hiç benzemiyordu. Korkuyla kaçmak istedi ama bir grup su damlasıyla gölden çıkarılıp havaya kaldırılmışlardı.
Buharlaşıp gökyüzüne çıkmayı beklerken neydi bu başına gelen! Neler olduğunu anlayamıyordu ve korku içindeydi! Evet havadaydı ama hala su halindeydi. Buharlaşamamış, hafifleyememişti. Hem o kadar da havalarda değildi. Yerden sadece biraz yüksekteydi. Üstelik çok da çalkalanıyor, sallanıyorlardı...

IV. BÖLÜM
Sude göl kenarından bir avuç su almış, Aleyna'yla kardeşinin yanına gelmişti.
...Birlikte piknik yerine doğru yürümeye başladılar. Aleyna merakla sordu:
- Sudecim, neden o suyu avucunda taşıyorsun? Yüzüne çarp da serinlesene!
Sude şefkat dolu bir sesle ona cevap verdi:
- Sıcacık ve pırıl pırıl bir su; kıyamıyorum! Bu suyu anneme götüreceğim.
Aleyna ve kardeşi şaşırmışlardı. Aleyna; "Fakat bu suyu oraya kadar götüremezsin ki Sudecim. Su avucundan sızar, buharlaşır, annene gidene kadar hiç kalmaz" dedi.
Sude kararlıydı. "Olsun!" dedi. "Bir damlası da kalsa onu anneciğime götüreceğim."
Sude'nin avuçlarındaki suda bir o yana, bir bu yana çalkalanmakta olan Damla konuşmaları duyunca neler olduğunu anlamıştı. Ve de böyle duygusal bir kız çocuğunun avucunda taşınmak da hoşuna gitmişti. Üstelik kızın adı da çok hoştu: Sude! "Herhalde bizleri çok seviyor" diye düşündü. Çünkü hem adı "su" gibi birşeydi ve hem de avuçlarında çok değerli birşey varmış gibi taşıyordu kendilerini.
Damla içinde bulunduğu durumu ve korkularını unutmuş, hayran hayran Sude'nin yüzüne bakıyordu. "Su gibi temiz, güzel, pırıl pırıl bir yüzü var. Ve eminim ki yüreği de yüzü gibi tertemiz ve iyiliklerle doludur." dedi kendi kendine.
Damla aniden avuçtaki su damlalarının çok azaldığını farketti. Bir anlık unuttuğu korkularıyla yeniden sarsılmaya başladı. Sude'nin saçlarının gölgesinde kalmaktan buharlaşamıyorlardı. Fakat parmak aralarından sızarak sürekli yerlere dökülüyorlardı. Bu, şu an için hiç de istemediği bir şeydi. Sude'nin avuçlarında olmak çok hoşuna gitmişti. Bu kıza içi ısınmıştı ve onu çok sevmişti. Ama yere düşerse bu onun için çok kötü olacaktı. Çünkü o zaman belki de mevsimler boyu gökyüzüne çıkamayacak, arkadaşlarını göremeyecekti.
Damla, yere düşen suyun macerasını biliyordu. Çünkü daha önce çok kereler başına gelmişti. Sude'nin avuçlarında çalkalanırken bir an kendinden geçerek hatıralara daldı...
Bir bahar günü küçük, beyaz bir bulut olarak gökyüzünde gezerken hava aniden soğumuştu. Yoğuşup bir su damlası haline gelen Damla, toprağa ilk değenlerden olduğu için toprak tarafından hemen emilmiş, derinlere çekilmişti. O karanlıkta, korku içinde ne yapacağını bilemezken aniden birşey kendini içine almıştı. Damla bunun bir bitki kökü olduğunu sonradan öğrenmişti.
Kök onu yukarı çekmiş, geniş bir gövdeye getirmişti. Burada çok uzun süre ve çok yavaş bir yolculuk yapmıştı Damla. Sonra kökten ayrılıp bir dalda sürmüştü yolculuğu. Daha sonra ise ince bir kanala girmiş, uzun süre de orada kalmıştı. Damla ancak günler sonra geniş bir yaprağa çıktığında yineden görebilmişti gökyüzünü. Üstelik uzun süre sonra ilk defa hissetmişti o gün güneşin sıcaklığını. Güneş onu ısıtıp da buharlaştırdığında kurtulabilmişti ancak o ağaçtan. Fakat gökyüzüne yükselirken ağaca baktığında gurur duymuştu yaptığından. Ağaç rengarenk yapraklar ve meyvelerle doluydu. Yaprakları ve meyveleriyle, doğadaki diğer canlılara besinler üretmişti. Ve ağacın yaptığı tüm bu harika üretimde kendinin de büyük payı, emeği vardı! Çektiği bütün sıkıntılara değmişti gördüğü bu manzara. Damla o gün, doğaya hayat vermiş olmanın hazzıyla yükselmişti bulutlara...
Toprağa karışmak, orada bitkilere can vermek, onların yaşamasına ve başka canlılar için besin üretmelerine katkıda bulunmak çok güzeldi aslında. Ama şimdi bir an önce gökyüzüne çıkmak, orada arkadaşlarıyla birlikte gezmek istiyordu.
Damla nasıl olduysa bir anda bunları düşünebilmişti. Aslında hiç bir şey düşünecek zamanı yoktu. Sürekli çalkalanıyor ve azalıyorlardı. Düşmemek için avucuna sıkıca sarılıp Sude'ye bağırmaya, yalvarmaya başladı:
- Lütfen beni yere düşürme! Buharlaşıp gökyüzüne çıkmak, orada bulut olmak istiyorum...
Damla defalarca bu sözü tekrarladı. Fakat bu kız onu duyabilir miydi, anlayabilir miydi ki! "Adı su'dan geliyor. Belki de beni duyar, söylediklerimi anlayabilir" diye umut etti. Bu ümitle Sude'ye seslenmeyi sürdürdü:

( Devamı ) 30/04/2010 --
- Sen çok iyi bir kızsın. Bak, adını da bizden almışsın. Beni sakın bırakma. Seni çok sevdim, sen de benim buharlaşmama yardım et. Gökyüzüne çıkıp bir bulut olmak, oradan seni doyasıya seyretmek istiyorum. Sonra bir gün yağmur olur saçlarına yağarım. Beni yine alırsın avuçlarına!..
Sude bu minik damlanın seslenişini duyamadı. Arkadaşları yanından ayrılmış, kendi de piknik yaptıkları yere yaklaşmıştı. Avuçlarında taşıdığı suya baktı. Hepsi parmaklarının arasından akıp gitmişti. Yalnız bir damla duruyordu parmağının üstünde. Hala bir damla suyu olduğuna sevindi. Onu bir mücevher gibi sıkı sıkıya saklayıp yürümeye devam etti. O son damlayı da düşürmemek için çok dikkatli hareket ediyordu...
İnsanlar sadece kulaklarıyla duymaz ki! Bazen içimizden bir ses bize birşeyler söyler. İyiliğin, güzelliğin, saflığın sesidir bu. Yüreğinin sesini dinlemeli o zaman insan! O ses belki bir minik serçenin bize anlatmak istedikleridir. Belki bir sokak kedisinin; belki yaralı, bizden yardım bekleyen bir güvercinin seslenişidir. Belki bir yavrunun sevgimize sığınma isteği... Ve belki de susuz kalan bir bitkinin ya da musluktan boşuna akıttığımız bir su damlasının haykırışıdır!..
Sude de kalbiyle duymuştu galiba Damlacığın seslenişini. Ve yüreğinin sesini dinledi; o damlayı çok sevdi. Onu korumak, kollamak için sıkı sıkıya kapadı avuçlarını.
Piknik yerine geldiğinde Sofra hazırlanmıştı. Annesi:
- Aferim kızım, tam zamanında geldin. Biz de sofrayı henüz hazırlamıştık. Haydi gel, elini yıka da yemeğe oturalım, dedi.
Sude şimdi ellerini yıkayamazdı. Avucunu açarak o minik su damlasını annesine gösterdi:
- Anneciğim bak gölden sana ne getirdim!
Annesi Sude'nin boş avuçlarına baktı. Hiç bir şey göremeyince " Ne getirdin kızım? Ellerinde birşey yok ki! " diye hayretle söylendi.
Sude ısrarla, hala parmağında duran o bir damlacık suyu annesine göstermeye çalışıyordu:
- Şu damlayı görmüyor musun anne? Gölden sana bir avuç su getirecektim. Ama hepsi parmaklarımın arasından akıp gitti. Bir tek bu damlacık kaldı... Ben onu çok sevdim!
Annesi kızının bir anlam veremediği sözlerine çok şaşırmıştı. Endişelenerek elini alnına koydu:
- Güneş mi çarptı seni diyeceğim ama ateşin de yok ki!
Sude " Anne bir şeyim yok benim, ben iyiyim" diye çıkıştı annesine. Annesi "Tamam kızım. Haydi ellerini yıka da yemek yiyelim" deyince Sude "Siz oturun. Ben az sonra geleceğim" diyerek koşmaya başladı.
Anne babasının şaşkın bakışları arasında Sude, dibinde oturdukları ağacın gölgesinden güneşe çıktı. Avcunu açtı, Damla hala oradaydı. Parmağina yapışmış öylece duruyordu. Sude ona gülümsedi. Avucuna konmuş bir uğur böceği gibi ellerini açıp güneşe doğru uzattı. " Uç uç benim güzel su Damlam" diye bir ezgi dökülmeye başladı dudaklarından.
( Devamı ) 02/05/2010--
Damla sevgi ve minnetle bakıyordu Sude'ye. İçi ısınmıştı. Hafiflemeye başladığını hissediyordu.

V. BÖLÜM

Yavaş yavaş kayboluyordu, Sude'nin parmağındaki minik su damlası. Ve yavaş yavaş buharlaşıp görünmezliğe bürünüyor; göğe yükseliyordu Damla!
"Seni hiç unutmayacağım iyi kalpli insan çocuğu. Bu günü minnetle anarak gökyüzünden hep seni seyredeceğim. Ve bir gün, bir yağmur damlası olarak saçlarına konacağım; ismini "su" dan almış güzel kız!.. O zaman beni yine avuçlarına al. Sonra beni tekrar sal; uçup gideyim yine gökyüzüne. Sana yağmur bulutları olayım, umut olayım: Bereket vereyim dünyana..."
Sude'nin nemli elleri güneşin sıcaklığında bir anda kuruyuvermişti. Damla'nın avuçlarında buharlaşıp da havaya karışmasına Sude, en yakın arkadaşından ayrılmışçasına üzüldü. Bir damla yaş süzüldü gözlerinden, avuçlarına düştü. Bu gözyaşı damlasına bakakaldı birden. O gözyaşında Damla'nın tabiattaki yolculuğunu görüyordu: O minik Damlacık az önce gölde bir suydu ve şimdi buhar olarak gökyüzüne çıkıyordu. Orada bulut olacak, sonra üşüyüp yoğunlaşınca yağmur ya da kar olarak yeniden gelecekti yeryüzüne... Yani Damla yine dönecekti. Damla'nın yerle gök arasındaki yolculuğu hiç bitmeyecekti. Gitse de her zaman yine gelecekti.
Damla'yı özgürlüğüne salıverdiği yerde düşüncelere dalan Sude, ancak annesinin sesiyle kendine gelebildi. Sofrada onu bekliyorlardı. Bidondaki suyla ellerini yıkayıp sofraya oturduğunda, bir su damlasından neden bu kadar etkilendiğini düşündü. Damla'nın kalbine fısıldadığı sözleri bilemiyor fakat hisseediyordu.
Damla atmosferin içinde kaybolmuş şekilde gökyüzüne yükselmeye devam ediyordu. Bulutlara yaklaştıkça belirginleşmeye, beyazlamaya başlamıştı. Sonunda gökyüzünde küçük, beyaz bir bulut oluverdi.
Gökyüzünde tek başınaydı Damla. Etrafta başka hiç bir bulut görünmüyordu. Fakat bu yalnızlığını dert etmedi. Sonra gider, nasıl olsa bulurdu diğer bulutları. Yeryüzüne bakınmaya başladı. Daha şimdiden özlemişti göldeki arkadaşlarını, Sude'yi; onun ellerini... Göle takıldı bakışları. Az önce ayrıldığı barınağında sayısız su damlası ışıl ışıl parlıyorlardı güneş altında. Sanki bir asansöre binmişçesine onların da birer birer gökyüzüne yükselişlerini izledi bir süre. Sonra, piknik alanında gruplar halinde oyunlar oynamakta olan çocuklara bakındı. Hemen fark etmişti Sude'yi, onca çocuk arasından. İki arkadaşıyla güneş altında oynuyorlardı. Bu kızgın ışınların onlara zarar verebileceği endişesiyle hemen güneşin önüne geçti. O minicik haliyle güneşi örtemese de üç çocuğun üzerinde bir gölge oluşturmayı başarmıştı.
Arkadaşlarıyla oyuna dalmış olan Sude üzerlerinde oluşan gölgenin serinliğini fark ettiğinde gökyüzüne bakındı. güneşi perdeleyen minik beyaz bulutu hemen tanımıştı. Sevgiyle "Ah benim minik Damlam! Ne de güzel bir bulutçuk olmuşsun. Beni güneşin ışınlarından koruduğun için teşekkür ederim." diye seslendi.
Damla uzun süre orada, güneşin önünde kalıp Sude'yi izledi.
Güneş tepelerin ardında kaybolmaya başlarken Sude ve ailesi de eve dönmeye hazırlanıyorlardı. Damla için de gitme vakti gelmişti artık. Sude'ye son bir kez özlemle baktıktan sonra kendini rüzgarlara bıraktı.
Bulutsuz, pırıl pırıl gökyüzünde, rüzgarların önünde gezinmeye başlamıştı minik bulut. Tek başına da olsa, aşağıda sürekli değişen renklerle uzayıp giden manzarayı seyretmek ona büyük bir keyif veriyordu. Sararmış ovalar, yemyeşil ormanlar, kahverengi dağlar, masmavi gölller bir film şeridi gibi akıp gidiyordu önünden... Sonra renkler yavaş yavaş soluklaşmaya, kararmaya başladı. Bir süre sonra siyah renk herşeye hakim olmuştu. Güneş ışınlarını yeryüzünden çekince gecenin karanlığı çökmüştü her yere. Güneşin ısısı da kaybolduğundan hava serinlemeye başlamıştı.
Yer gök karanlıklara bürünmüşken sakin bir havada süzülüp gidiyordu Damla. Gece boyunca kendi gibi yalnıız bir kaç bulutla karşılaşmış, onlarla küçük bir grup oluşturmuşlardı.
Damla ve arkadaşı bulutlar hava aydınlandığında büyük bulut kümelerinin yakınlarında olduklarıını fark ettiler. Kısa süre sonra o kümelerin arasına girip onlarla kaynaşmışlardı. Damla o bulutlarıın arasında eski arkadaşlarına rastladı. Gölden ve daha önceki dolaşımlar sırasında tanıdığı arkadaşlarıyla karşılaşmak Damla'yı çok mutlu etmişti. Birbirleriyle uzun uzun hasret giderdiler.
Bulut kümeleri havadan sudan sohbetlerle gökyüzünde gezinirken zaman da akıp gidiyordu. Aradan günler geçmişti. Bu esnada aralarına yeni bulut kümeleri de katılmış, hacimleri büyüdükçe büyümüştü. Yeni gelen bulutlar uzun süredir yağmura dönüşemediklerinden yakınııyorlardı. Aylardır gökyüzünde olduklarını ve artık yağmur olup yere inmek istediklerini söylüyorlardı.

( Devam ) 03/05/2010 ---

Bu yeni gelen bulutların anlattıkları hepsini telaşlandırmıştı. Gerçekten de havalar uzun süredir çok sıcak geçiyordu. Bu durum böyle devam ettiği sürece kendileri de dönüşüm sağlayamazlardı. Çevrede bu kadar çok eski bulutun olması ve onların söyledikleri genç bulutları da karamsarlığa itmişti. Damla'nın bulut olmasının üzerinden henüz çok zaman geçmemişti ama o da duyduklarından kaygılandı. Yeryüzüne dönememelerini düşünmek bile korkunçtu. Göldeki son günleri aklına gelince endişeleri daha bir arttı. Neredeyse iki mevsimi yağışsız geçirmişler, yakıcı güneş de gölü kuruma noktasına getirmişti. Gölden çok daha önce ayrılan arkadaşları da bulut halinde hala buradaydılar.
Buharlaşıp gökyüzüne çıkmak, bulut olup yükseklerde gezinmek güzeldi... Yağmur olup yere inmek, derelere karışmak da güzeldi. Ama asıl güzel olan bu dönüşümdü işte. Bu dönüşüm olmazsa herşey bir kısır döngü olurdu ve hayatın da bir anlamı kalmazdı. Daha doğrusu Dünya'da hayat kalmazdı!
Büyük kümeler halindeki bulutlar gün boyu hafif bir rüzgarla yer değiştirip durdular. Bu arada aralarındaki sohbetler de hararetli tartışmalara dönüşmüştü.
Bulutlardan bazıları hallerinden memnundu. Onlara göre sürekli dönüşerek yerle gök arasındaki bu sonsuz yolculuk çok yorucuydu. Bulut halinde daima gökyüzünde kalmak daha keyifli olabilirdi. Oysa çoğunluk; katı, sıvı ve gaz haline dönüşerek yaptıkları yolculuğun, Dünya için ne kadar hayati önemde olduğunun bilincindeydi. Bu nedenle yeniden suya dönüşebilmelerinin çarelerini aramaları gerektiğini savunuyorlardı.
Bir kısım bulut, bu bulut kümelerinden sürekli ayrı duruyor, tartışmalara da hiç katılmıyorlardı. Etrafa dağılmış şekilde gezinen bu bulutlar hiç birşeyle ilgilenmiyorlardı. Onlar kimyasal bulutlardı ve zaten sorunların kaynağı da onlardı. Fabrika bacalarından, araba egzoslarından, spreylerden, yangınlardan çıkıp gökleri kaplamışlardı. Onlar su bulutları gibi dönüşüm sağlayamadıklarından sürekli gökyüzünde kalıyor, hava kirliliğine sebep oluyorlardı. Bu kimyasal gazlar sera etkisi yaratarak Dünya'nın daha fazla ısınmasını sağlıyorlardı. İnsanlar bu kimyasal bulutları gökyüzüne salmaya devam ettikleri sürece, kendilerinin de suya dönüşümleri her geçen zaman daha da zorlaşacaktı.
Bulut kümeleri uzun süren tartışmaların sonucunda ortak bir karara varabilmişlerdi. Kimyasal bulutları da yanlarına alarak kuzeye, soğuk ülkelere gideceklerdi. Oralarda yağmur ya da kara dönüşürken kimyasal bulutları da sarmalayıp yere indireceklerdi. Böylece hava zararlı gazlardan temizlenir, aşırı ısınma önlenir ve yağışlar yeniden başlayabilirdi.... Planlarını yapan bulut kümleri kuzeye esecek bir rüzgar beklemeye başladıllar.
Damla alınan bu kararı destekliyor ancak bir taraftan da çok üzülüyordu. Sude'nin yaşadığı bu topraklardan çok uzaklara gideceklerdi. O uzak ülkelerde yabancı topraklara düşecek, Sudesine yağmur olamayacaktı!
Bir süre sonra bekledikleri rüzgar esmiş, bulutlları kuzeye doğru sürüklemeye başlamıştı.
Damla bulut kümelerinin arasında kuzeye doğru süzülürken hüzünle aşağıda akıp geçen yeryüzüne bakıyordu. Sude'nin yaşam alanı olan bu topraklardan uzaklaşmak çok hüzün vericiydi onun için. Fakat birgün nasıl olsa yineden dönecekti buralara. Dağ dağa kavuşamazdı ama bir su damlası her yere ve herkese kavuşabilirdi. Yeter ki sabretsin, beklemesini bilsin: Bir gün buralarda yağmurlar yeniden başladığında; gökyüzünden süzülerek gelip konabilirdi saçlarına, iyi kalpli Sudesinin!

( Devamı) 4/05/2010 --

Zaman zaman dinip bazen sertleşen rüzgarlarla günler ve geceler boyunca kuzeye sürüklendiler. Böylece geçen bir kaç günün sonrasında soğuk iklimlere ulaşmışlardı..
Aylar, hatta mevsimler sonra soğuğu hissetmeleri çok heyecan vericiydi. Şimdi artık yeniden dönüşüm zamanıydı. Soğukla birlikte, vücutlarındaki değişimi hissetmeye başlamışlardı bile.
Bulutlar serin havanın etkisiyle yoğunlaşıyor; hal değişimini tamamlayanlar yeniden su damlalarına dönüşerek yeryüzüne doğru süzülmeye başlıyorlardı. Şimşekler çakıp sevinçle gürleyen bulutlar şiddetli bir yağmur oluşturmuşlardı. Bu arada her yağmur damlası kendiyle birlikte bir kimyasal bulut parçasını da yeryüzüne çekiyordu...
Saatlerce süren yağmur sona erdiğinde gökte tek bir bulut dahi kalmamıştı. Zararlı gazların oluşturduğu diğer bulutlar da yere indirilmiş, böylece hava da temizlenmişti.

VI. BÖLÜM

Tabiatta yeşilin yok olduğu, tüm bitkilerin sararıp solduğu günlerde Sude; bir sabah yağmurun sesiyle uyandı. Heyecanla yatağından doğrularak pencereye koştu. Bir süre pencereden yağmurun yağışını seyreden Sude dayanamayarak, sevinç içinde bahçeye çıktı... Sonunda, biraz da mevsimin sonbahara dönmesiyle yağmurlar başlamıştı. Sude mevsimler sonra yağan bu ilk yağmuru, bir bayram coşkusuyla bahçede karşıladı. Gökten düşen her yağmur tanesini avuçlarında, saçlarında tutabilmek için koşturup durdu.
( Devamı ) 06/05/2010 --

...Her bir su zerresini, belki de kendinin minik Damlasıdır diye düşünerek avuçlarında saklamak istiyordu. Ve aynı anda, bir su damlasına duyduğu sevgi ve hasretini, bir şarkının sözleri gibi mırıldanmaya başladı:
"Her yağmur zerresini
Avucumda sakladım,
Belki sensin gökten düşen
Diyerek ben.
Bir beyaz bulut oldun,
Göklerde kayboldun.
Yağmurlarda ararım,
Seni ben;
Yine dünyama gelsen!
Yine yağmurlar yağacak.
Ve her yağmur yağdığında,
Avucumda, yüreğimde;
Seni bulacağım ben!
Sude o günden sonra her yağışta, pencerelerin ardından yağmurların yağışını seyretti. Damlasının bir yerlerde, dünyasına geldiğini bilmek onu mutlu ediyordu. Sude için artık her bir yağmur damlası, onun minik Damlasıydı! Yağmur yağdığında bahçede, pencere ya da balkondan ellerini uzatıp, avucunda biriken damlalarla yüzünü ıslatıyor, böylelikle de Damlasına hasretini gideriyordu. Bunu yapmayı çok seviyordu. Yağmurlu günleri, yağmurları çok seviyordu. Biliyordu ki toprağa düşen her damla bir canlıya hayat veriyordu.
Bir insan olarak Sude o kurak günlerde de içecek, kullanacak su bulabilmişti. Ya diğer canlılar?.. Kırlarda, ormanlardaki sayısız bitki; sokaklar, dağlardaki sayısız hayvan... Ve hatta su kaynakları olmayan bölgelerdeki insanlar... Yağmurların yağmadığı; derelerin, göllerin kuruduğu aylar boyunca onlar susuz ne yapmışlardı?
Aslında bu soruların cevabı belliydi. Su olmadan hiç bir canlı yaşayamazdı ki! Çok acı ama onlar da yaşayamamıştı büyük olasılıkla. Kim bilir, belki de büyük zorluklarla bu yağmur mevsimine çıkarabilmişlerdi kendilerini. Fakat öyle de olsa, daha kaç kuraklıkta başarabileceklerdi ki hayatta kalabilmeyi!
Şimdi sonbahardı ve tabiat varlıkları bir süre suya doyacaktı. Şu da bir gerçekti ki artık bu coğrafyada yağmur mevsimlerinde dahi fazla yağış olmuyordu. Toprak suya doymuyor, barajlar dolmuyordu. Üstelik küresel ısınmaya bağlı olarak her geçen yıl susuzluğun daha da artacağı söyleniyordu.
Canlıların çekmekte olduğu su yoksunluğu Sude'yi çok üzüyordu. Fakat üzülmekten başka şeyler de yapmalıydı!
"Bir çocuk halimle ne yapabilir, neyi değiştirebilirim ki!" diye düşündüğünde Damla aklına geldi. O minicik su damlası yere her düştüğünde bir canlıya hayat veriyordu. Büyüklerin dediği gibi "Damlaya damlaya göl oluyordu!" Ve o göllerdeki her damla yaşam için çok önemliydi.
Madem ki minik Damlası yerle gök arasında sürekli dolaşarak böylesine hayati bir şey yapıyordu; her insan da gücü ölçüsünde doğaya katkıda bulunabilirdi!
İnsanlar çevrelerindeki hava, su ve toprağı kirletmeseler; korusalar... Gıda artıklarını çöpe atmayıp sokak hayvanlarına verseler... Yine onlar için dışarıya bir kapla su koysalar... Ormanları korumak için, özellikle de atık kağıtların geri dönüşümünü sağlasalar... Su, elektrik gibi kaynakları israf etmeseler... Herkes bu duyarlılıkları gösterse ne açlık kalırdı Dünya'da, ne de susuzluk.
Bunları yapmak hiç de zor değildi. Üstelik bunlar Dünyamız için hiç de az şeyler değildi.
Bu düşüncelerini okuldaki arkadaşlarıyla da paylaşmaya ve uygulamaya karar veren Sude, yüreğinde coşkun bir sevinç, mutluluk hissetti. Biliyordu ki çevresinde gördüğü can taşıyan her şey, aslında bir damla suyun eseriydi. Ve doğaya yapacağı her katkı da onu Damlasına yaklaştıracaktı.

----- S O N -----

06/05/2010

Fikri Tırpan

9 Haziran 2010 Çarşamba

HARİKASINIZ ÇOCUKLAR!

FİNALDEYİZ!
Bahçelievler, İlköğretim Okulları Arası Masa Tenisi Turnuvası devam ediyor.
İhlas Koleji'nde yapılmakta olan turnuvada, "Küçük Kızlar Kategorisi"nde finale kalma başarısı gösteren ŞİRİNEVLER İLKÖĞRETİM OKULU Masa Tenisi Takımı yarın final müsabakasına çıkacak.
10 Haziran Perşembe günü yapılacak finallerde, takımımızın "Kaymakamlık Kupası"nı kazaanması en büyük dileğimiz!
Gülşah Turan, İrem Özdemir, Sude Erhan ve Sena Mihrap'tan oluşan takımımııza başarılar dileriz.
Ayrıca, finale uzanamasalar da erkekler takımı oyuncularımız Emrecan Özdemir, İzzet Karagöz, Münir Dinmez ve E,. Nadir Gül'e, sportmence mücadelelerinden dolayı teşekkür ederiz!

22 Mayıs 2010 Cumartesi

HANİ BİRLİKTE BÜYÜYECEKTİK!

Otobüsler okulun önüne çoktan gelmişti. Öğrenciler heyecanla otobüslerin etrafında sıraya dizilmiş, kapıların açılmasını bekliyorlardı. Rengarenk giysileriyle sokağı adeta bir bayram yerine çevirmişlerdi. Çocuklardan bazıları sakin bir şekilde, yanında getirdiği piknik çantasından bir şeyler atıştırırken kimileri de ön sıralarda yer kapma telaşındaydı.
Hareket vakti geldiğinde öğretmenler, çocukları otobüslere almadan evvel sayım yapmaya başlamışlardı. Sayımın sonunda bir öğrencinin eksik olduğunu anlayan 4’üncü sınıf öğretmeni yüksek bir sesle sordu:
- Çocuklar bir kişi eksiksiniz. Hangi arkadaşınızın olmadığını söyleyebilir misiniz?
Çocuklar etraflarına bakındılar. Herkes birbirine soruyor ama hangi arkadaşlarının aralarında olmadığını bir türlü tespit edemiyorlardı. Bunun üzerine öğretmenleri sessiz olmalarını söyleyip, elindeki listeden isim yoklaması yapmaya başladı.
Yoklama sonunda Gülsena’nın olmadığı anlaşılmıştı. Oysa Gülsena sınıfın en çalışkan, en terbiyeli… Kısacası böyle bir geziyi en çok hak eden öğrencilerden biriydi. Üstelik öğretmen bir ara Gülsena’yı otobüslerin etrafında görmüştü. Bu nedenle bir süre daha beklemeye karar verdi. Otobüsün kapılarını açtırıp öğrencileri otobüslere bindiren öğretmen şoförle konuşarak aracın kalkışını bir müddet geciktirdi.
Diğer otobüsler gitmiş, okulun önünde sadece 4’üncü sınıfların otobüsü kalmıştı. Uzun süre otobüsün içinde beklemekten sıkılan çocuklar söylenmeye, yerlerinden kalkarak yaramazlıklar yapmaya başlamışlardı. Zaten bir hayli gecikilmişti ve Gülsena’nın da geleceği yoktu.
Çocukların sabırsızlıklarının arttığını gören öğretmen otobüsten aşağı inerek çevreye bakındı. Sabahın bu erken saatlerinde etrafta kimsecikler görünmüyordu. Aracın kalkışını daha fazla geciktiremezdi. Tekrar otobüse bindi. Öğrenciler koridorlarda koşuşturmaya, bağrışmaya başlamışlardı. Onları yerlerine oturtup, şoföre hareket etmesini söyledi. Zaten çoktandır çalışmakta olan araç gitmeye hazırdı. Otobüs okulun önünden ağır ağır hareket ederken araçtan sevinç çığlıkları yankılanıyordu. Sabırsızlık ve sıkıntının yerini neşeli kahkahalar almıştı.
Otobüs henüz okulun olduğu sokağın sonuna gelmiş, caddeye çıkmak üzere yavaşlamıştı. O anda Ezgi aniden yerinden kalkarak öne doğru koşmaya başladı. Bir yandan da heyecanla bağırıyordu:
- Öğretmenim arabayı durdurun, Gülsena'yı gördüm! Arabanın arkasından bize doğru koşuyor.
Gürültülü otobüsün içinde öğretmen, Ezgi'nin ne dediğini anlamaya çalışırken şoför aracı durdurmuştu bile. Dikiz aynasından, bir kız çocuğunun kendilerine doğru koşmakta olduğunu gören şoför aracı durdurup kapıyı da açınca öğretmen hemen aşağı indi. Gerçekten de koşarak gelmekte olan Gülsena'dan başkası değildi. Nefes nefese kalmıştı.
Gülsena'nın da binmesiyle otobüs yeniden hareket etti. Ezgi'nin yanına oturan Gülsena, bu çok istediği geziye son anda da olsa yetişebildiği için çok mutluydu. Onun gelebilmesi en çok Ezgi'yi sevindirmişti. Ezgi yanına kimseyi oturtmamış, en iyi arkadaşına yer ayırmıştı. Gülsena gelemese bu geziden hiç zevk alamayacaktı.
Biraz geç kalmışlardı ama sonunda her şey yoluna girmişti. Bir süre sonra öğretmen Gülsena'nın yanına gelerek sordu:
- Barbi, ben seni bir ara otobüslerin yanında görmüştüm. Yanılıyor muyum?
Öğretmen Gülsena'ya "Barbi" adını takmıştı. Onun o sanat eseri gibi saçları, davranışları ve çalışkanlığıyla örnek bir öğrenci olmasından dolayı bu adı verdiğini söylerdi.
Barbi ürkek bir sesle:
- Hayır yanılmıyorsunuz öğretmenim. Ben erkenden gelmiştim. Sonra... Sonra bir şey unuttuğumu fark edince tekrar eve gittim.
Öğretmen merakla sordu:
- Neymiş bu, o kadar önemli olan şey?
(Devamı Yarın )
Barbi elinde özenle tuttuğu, gazete kağıdına sarılı küçük bir saksıyı göstererek:
- İşte bu öğretmenim!
Saksıda cılız ama bakımlı bir çam fidanı vardı. Öğretmen hayretle:
- Kızım ne bu? Bunun için mi koşturdun öyle sabahın köründe? Arkadaşlarını da beklettin!.. Ne yapacaksın bu fidanı?
- Sizi geciktirmemden dolayı özür dilerim öğretmenim ama bu çam fidanı benim için çok önemliydi! Onu ormana ekeceğim.
Öğretmen saksıyı eline aldı. Biraz inceledikten sonra:.
- Barbicim, fidanın çok güzelmiş ama onu getirmene gerek yoktu ki. Ben size söylememiş miydim, orman alanında dikmeniz için hepinize fidan verilecek diye!
GÜLSENA: Söylemiştiniz öğretmenim fakat ben bu fidanımı ormana dikmek istiyorum. Hatırlarsanız, bu çam fidanını geçen yıl doğum günümde siz bana hediye etmiştiniz.
ÖĞRETMEN: Hatırlıyorum elbette. Demek bu fidan, o fidan! Aferin, kurutmamışsın ve çok da iyi bakmışsın.
GÜLSENA: Kurutur muyum hiç öğretmenim! O benim hayatımda aldığım en güzel hediyeydi... Peki öğretmenim şunu da hatırlıyor musunuz: Bir gün Türkçe dersinde “bülbülü altın kafese koymuşlar; o, ille de vatanım demiş” sözünü açıklıyorduk…
Öğretmen duygulanarak Barbi’nin yanına oturdu. Ona sarılarak:
ÖĞRETMEN: Evet! O gün neler söylediğimi çok iyi hatırlıyorum. Demiştim ki:
“Her canlının bir doğal yaşam alanı vardır. Yerin altı, denizin dibi… Göller, akarsular, bataklık bölgeler, bozkırlar, ormanlar, dağ başları… Ekvator sıcakları, kutup soğukları… Her canlı, türünün özelliklerine en uygun şartları sunan; barınacağı, korunacağı, besleneceği, büyüyeceği ve çoğalabileceği bölgeleri seçerler. Yaşamlarını da buralarda sürdürürler. Eğer biz insanlar onların, o doğal ortamlarını yok edersek yaşayamazlar. Ya da onlardan bazılarını doğal ortamlarından alıp da kafeslere, akvaryumlara koyarsak sağlıklı gelişemez, asla mutlu olamazlar!
Ezgi de Barbi’yle öğretmen arasındaki konuşmaları ilgiyle dinliyordu. Gülerek:
EZGİ: İyi de öğretmenim; bu anlattıklarınızla saksının ne alakası var?
ÖĞRETMEN: O gördüğün saksının içinde bir yavru çam var Ezgi hanım; senin gibi bir yavru! Çam bir bitki, bitkiler de canlı olduğuna göre; çam bir canlıdır. Bu bir mantık önermesi ve saksının konumuzla alakalı olduğunu ispatlıyor…
Öğretmen Ezgi’nin saçını okşayarak devam etti:
ÖĞRETMEN: Bir kuşu kafeste, balığı akvaryumda tutmak ne kadar insafsızlıksa, bir ağacı saksıya mahkum etmek de o kadar acımasızlıktır. Bitkiler doğal ortamlarında köklerini toprağın derinliklerine; mineral, besin ve suyun olduğu kısımlara uzatır. Büyümesi, gelişmesi, meyve vermesi ve neslini devam ettirebilmesi için bu gereklidir. Saksıda bunu yapamayacağı için gelişemez. Özgürlüğünü kaybetmiş bir insan gibi sağlıksız ve mutsuz olur.
GÜLSENA: İşte ben de o yüzden, şimdi bu fidanı ormana; ailesinin yanına götürüyorum. Çünkü sizin bana bu fidanı hediye ettiğiniz gün ona; “seninle birlikte büyüyeceğiz” diye söz vermiştim!
Ezgi yine gülerek:
EZGİ: Barbi yaptın yine yapacağını! Bir bitkiyle konuşarak bu öyküyü fabl türüne çevirdin.
GÜLSENA: Hiç de komik değil Ezgi. Ben bugün bu çamı ormana diktiğimde, ona verdiğim sözü tutmuş olacağım. Ve eminim o da ormanda çok daha sağlıklı ve mutlu bir şekilde büyüyecektir.
Öğretmen Gülsena’yı beklemekle ne kadar doğru bir şey yaptığını düşündü bir an. Ona sevgiyle bakarak:
ÖĞRETMEN: Haklısın kızım. Sen bu minik çam fidanını ormana diktiğinde onu özgürlüğüne, vatanına, ailesine kavuşturmuş olacaksın. Ve böylelikle de eşit şartlarda, birlikte büyüyebileceksiniz!
Gülsena kucağındaki fidanı bir mücevher gibi sarmalarken öğretmen de ön tarafa, şoförün yanına gitti… O sırada çocuklar neşeyle şarkılar söylemeye, yolculuğun keyfini çıkarmaya başlamışlardı bile.
Bu geziyi okul ve bir çevre örgütü birlikte düzenlemişti.
Son yıllarda yaz aylarında sık sık orman yangınları çıkıyordu. Bu yangınlarda yurdun her tarafındaki ormanlarımız yok oluyor; ağaçlar, orman hayvanları ve hatta ormanlara yakın köyler yanıp kül oluyordu.
Gülsena bu tür haberler duyduğunda çok üzülüyordu. Çünkü orman ağaç demek, oksijen demek, bin bir türlü hayvan demek, yağmur demek… Kısaca “hayat” demekti. Ayrıca ormanlar topraklarımızı erozyondan da koruyordu. Zaten gezinin amacı da buydu: Yurdumuzu ağaçlandırmak, yok olan ormanlık alanlarımızı yeniden ormanlara dönüştürmek, verimli topraklarımızı seller ve rüzgarların sürüklemesine engel olmak! Gülsena için bu geziyi değerli kılan da bunlardı zaten.
Doğaya olan sevgi ve ilgisini her fırsatta gösteren Gülsena, çevresindeki yeşil alanlara küçük de olsa bir katkı yapabilmek için çaba sarf ederdi. Yediği hiçbir meyvenin çekirdeğini çöpe atmaz, onları çevredeki uygun yerlere gömerdi. Bu alışkanlığını sınıf arkadaşlarına da yaymış, hep beraber okul bahçesini çekirdek tarlasına çevirmişlerdi. Beslenmede yedikleri meyvelerin çekirdeklerinin dışında, evden getirdikleri kuru bakliyat tanelerini de düzenli şekilde ekmişlerdi. Yağmurun yağmadığı dönemlerde su şişeleriyle suladıkları tohumlar baharın geldiği bu günlerde filizlenmiş, okul bahçesini sebze tarlasına çevirmişti.
Gülsena ayrıca bir grup arkadaşıyla okul müdüründen izin alarak giriş kapısındaki güllerin bakım ve korumasını da üstlenmişlerdi. Her teneffüs koşturarak gider, bu gülleri haylaz çocukların vereceği zararlardan korumaya çalışırlardı.

( Devamı yarın ) 25/05/2010

NOT : Sınav dönemi olması nedeniyle öyküye bir hafta sonra devam edeceğim. Mazeretimi anlayışla karşılayacağınızı umar, bu dönemde sizlerin de derslere yoğunlaşmanızı tavsiye ederim... See you later!

AFEDERSİNİZ!.. Çok uzun bir"Devamı Yarın!" oldu bu! Ağustos Böceği gibi yazı rehavetle geçirdim. Kışın, "Karıncalara" muhtaç olmam umarım!

 - - - - DEVAM - - - 18.08.2010, Antalya

Bu gezi tam da Gülsena’nın istediği şeydi. Doğaya olan duyarlılığı, bu geziyle ayrı bir anlam kazanacaktı. Sonunda gerçek bir doğal yaşam ortamına; bir ormana katkıda bulunabilecekti ve bu onu çok heyecanlandırıyordu. Yolculuk uzadıkça heyecanını, elindeki çam fidanına sarılarak bastırmaya çalışıyor, coşkuyla şarkılar söyleyen arkadaşlarına da eşlik ediyordu.
Yola çıkalı iki saati geçmişti. Şehrin kalabalığı, beton yığınları yerini yeşil kırlara, ağaçlı tepelere bırakmıştı. Bu manzarada bir müddet daha gittikten sonra otobüsler anayolu terk etmiş, toprak bir yola sapmışlardı. Buralarda, yol boyunca kararmış seyrek ağaçlar görülüyordu. Belli ki zaman- zaman çıkan yangınların izleriydi bunlar. Bu ortamda kısa bir süre daha ilerledikten sonra otobüsler yolun dışına, araziye çıkarak durdular. Öğretmenleri mikrofonla, burada kısa süreli bir piknik yapacaklarını; daha sonra ekim alanına yürüyerek gideceklerini söyledi.Bunun üzerine otobüsün kapıları açıldı. Öğrenciler sevinç çığlıkları atarak bir anda araçları boşaltmaya başladılar.
Gezinin sabah erken saatlerde başlaması nedeniyle çocukların çoğu henüz kahvaltı yapmamış olmalıydılar. Otobüslerden aceleyle inen öğrenciler etrafta koşturarak uygun yerler arıyor, sonra da gruplar halinde oturuyorlardı. Kısa süre içinde her biri, yanlarında getirdikleri örtüleri çimenlerin üzerine sermiş, yiyeceklerini çıkararak yemeye başlamışlardı. Yiyeceklerini kendi aralarında paylaşıyor, aynı zamanda öğretmenlerine ve şoförlere de ikram ediyorlardı.
Açık havada, neşe içinde yapılan kahvaltının ardından yiyeceklerini bitiren gruplar örtülerini topluyor, oluşturdukları çöpleri poşetlerde biriktiriyor sonra da etrafa dağılıp oynamaya başlıyorlardı… Gitme vaktinin geldiğini anlayan öğretmenler çocukları toparlayıp sıraya soktular. Gruptan ayrılmamaları, aksi halde kaybolabilecekleri uyarıları yapıldıktan sonra boş arazide yürüyüşe başladılar. Şoförler otobüslerle kamp yerinde kalmışlardı.
Etrafta çalı- çırpıdan başka bir şey yoktu. Geçmiş yangınların izlerini taşıyan kararmış ağaç kalıntıları göze çarpıyordu. Şarkılar söyleyerek neşe içinde yol alan grup, küçük bir tepeyi aştıklarında gördükleri manzara karşısında sevinç çığlıkları attılar. Karşılarında göz alabildiğine uzanan koca bir orman görünüyordu. Orada kısa bir dinlenme molası verildi. Bu eşsiz manzarayı doyasıya seyrederlerken öğretmenleri de onlara, burayla ilgili bilgiler veriyordu.
Bu çam ormanında kestane, ıhlamur ve çeşitli yabani meyve ağaçları da bulunuyormuş. Kentin bu en büyük ormanı, eskiden çok daha büyük alanları kaplarmış. Çıkan yangınlar ve son zamanlarda şehrin hızla büyümesiyle her geçen yıl daha da küçülmeye başlamış. Bu gibi yerler koruma altına alınmaz ve yeni ağaçlandırma çalışmaları yapılmazsa zamanla yok olup gidermiş. Şu haliyle bile binlerce tür yaban hayvanına yaşam alanı oluşturuyormuş…
Öğretmenleri, bu ormanda hala geyiklerin bile yaşadığını söylediğinde çocukların heyecanı görülmeye değerdi! Aniden ayağa kalkıp “haydi, gidelim!” diye hep birlikte coşkuyla bağırıştılar. Henüz oldukça uzakta görülen ormanın ilk ağaçlarına doğru koşuşturmaya başlayan çocuklara, öğretmenleri ayak uydurmakta zorlanıyorlardı.
Grup bir süre sonra orman sınırına ulaşmıştı. İlk ağaçların gölgesine örtüler serip, yanlarında getirdikleri malzemeleri buralara bıraktılar. Öğretmenler ve çevre örgütünden gelen işçiler oturup, termoslarla getirilen çaylarını içerlerken çocuklar da koşuşturup oynamaya başlamışlardı. Öğretmenler sık- sık onları, ormanın içlerine girmemeleri konusunda uyarıyorlardı… Yol yorgunluğu atıldığında işçiler kazma ve küreklerini alarak çevrede çukurlar açmaya başladılar.
Ormanın sınırındaki açıklık alanda, düzenli bir sırayla çukurlar açılırken öğretmenler de çocukları küçük gruplara ayırarak çevreyi gezdiriyorlardı. Gülsena ve Ezgi de sınıf arkadaşlarıyla; öğretmenlerinin refakatinde gezintiye çıktılar. Yeterince fidan çukuru açılıncaya kadar orada durmalarının bir anlamı yoktu. Ormanda bir keşif gezisi yapmak için yeterince zamanları olduğunu düşünen öğretmenleri, öğrencileri ormanın içlerine yönlendirdi. Diğer gruplar da ağaçların arasında gözden kaybolmuşlardı zaten. Öğrenciler buraya, ormana katkı yapmak için gelmişlerdi. Ormanın içinde yapacakları kısa bir geziyle ormanı bizzat gözlemleyecek; nasıl bir yer olduğunu daha iyi kavrayacaklardı. Bu sayede de ormana karşı daha bilinçli ve daha duyarlı olabileceklerdi.
Gülsena ve arkadaşları sık ağaçların arasında ilerlerken öğretmenleri de sürekli uyarılar yapıyordu. Gruptan birinin eksildiğini fark ederlerse hemen öğretmenlerine söyleyeceklerdi. Grubu kaybeden ise olduğu yerde kalacak, seslenerek kendisini bulmalarını bekleyecekti. Bu tür gezilerdeki en büyük risk buydu ve öğretmenleri bu tür bir durumun başlarına gelmemesi için çok dikkat ediyordu.
Orman göz alabildiğine uzanıyordu. Çam ağaçlarından dökülen iğne yapraklar orman zeminini kaplamış, ayaklarının altında yumuşacık bir örtü oluşturmuştu. Fakat yeri kaplayan bu sık yaprak örtüsü, başka hiçbir bitkinin yetişmesine de olanak vermiyordu. Her taraf sık çam ağaçlarıyla kaplıydı. O kadar sık ve uzundular ki çoğu yerde gökyüzü bile görünmüyordu. Bir bitki tohumu filizlenerek, yerdeki yoğun yaprak örtüsünün arasından çıkabilmeyi başarsa dahi, günışığı göremediği için gelişemiyor, büyüyemiyor, sonra da yok oluyordu!
Bu ıssız orman Gülsena’yı korkutmaya başlamıştı. Tabii bunu, alay ederler diye kimseye söyleyemiyordu. Ezgi’nin elini sıkı sıkıya tutuyor, ayrıca öğretmene yakın yürümeye gayret ediyordu.
Ormanda bir hayli yol almışlardı ama henüz hiçbir hayvana rastlamamışlardı! Oysa orman deyince insanın aklına ayı, kurt, aslan, kaplan ve daha yüzlerce hayvan gelirdi. Tabi bizim ülkemizdeki ormanlarda aslan, kaplan olmazdı da diğer hayvanlar niye yoktu? Gülsena bunu öğretmenine sorduğunda öğretmen bunun normal olduğunu söyledi. Yaptıkları ses ve gürültü nedeniyle hayvanlar bir yerlere kaçmış hatta saklanıyor olmalıydılar. Üstelik hayvanların çoğu avlanmaya gece çıkarlarmış. “Fakat bir kuş dahi yok! Bu garip değil mi öğretmenim?” diye Ezgi de ısrar ederken gruptan bazıları heyecanla bağırmaya başlamıştı: “Geyik! Orda bir geyik var!” Herkes bir anda çocukların işaret ettiği tarafa bakmaya başlamıştı. Bir şey görünmüyordu fakat çocuklar ısrarla gördüklerini söylüyordu. Dikkatli bir şekilde o yöne doğru yürümeye başladılar. Geyik ya da başka bir hayvan yoktu. Fakat biraz ileride farklı ağaçlardan oluşan yemyeşil bir alan görülüyordu. Orman burada çehre değiştiriyor, daha hoş bir hal alıyordu.
Ormanın içine girdiklerinden beri bir patika yolu, hiçbir yere sapmadan takip etmişlerdi. O yüzden, kamp yerini bulamama gibi bir sorun olamazdı. “On- yirmi dakika da orada oyalanıp dönüşe geçeriz” diye düşündü öğretmenleri. Heyecanla, o farklı ağaç topluluğuna doğru yürümeye başladılar.
Onlar gelirken pek çok kuş havalandı ağaçlardan. Yerler yemyeşildi ve çiçeklerle doluydu. Kestane, kuşburnu, yaban armudu ve daha bir sürü geniş yapraklı ağaçların iç içe geçtiği cennet gibi bir yerdi burası. Ağaçların ardında büyükçe bir göl vardı. Gölün kenarlarında bataklıklar olabileceği düşüncesi öğretmeni tedirgin etmişti.
ÖĞRETMEN : Çocuklar, şimdi hepiniz benim arkamda tek sıra oluyorsunuz ve o vaziyette yürüyoruz! Anlaşıldı mı?
Çocuklar buna bir anlam verememişlerdi. Şaşkınca “ama neden?” diye sordular.
ÖĞRETMEN : Çünkü burada bir göl var. Bildiğiniz gibi, göller durgun sulardır. Ve bu tür ortamlarda bataklıklar, su içmeye gelen vahşi hayvanlar olabilir. O yüzden herkes beni takip edecek ve birbirine tutunarak yürüyecek.
Her ne kadar ormanda onları da görmeyi umuyor olsalar da “vahşi hayvanlar”söylemi çocukları ürkütmüştü. Hemen öğretmenlerinin dediğini yaptılar. Düzenli bir sıra olup, temkinli adımlarla su kenarında yürümeye başladılar.
Burası yemyeşil, daha önce hiç görmedikleri çiçekler, çalılar ve yabani meyvelerle dolu harika bir yerdi. Grup ilerledikçe yüksek otların arasından bir şeyler kaçışıyordu. Kaplumbağa, tavşan, martılar ve karabataklar… Görebildikleri bunlardı. Ya göremedikleri! Buralarda sürüngenler, akrepler ve zehirli örümcekler de vardı kuşkusuz. Çocukların başına kötü bir şey gelebileceği düşüncesiyle irkilen öğretmen dönmeye karar verdi. Zaten gölet kenarının bir kısmını gezmiş, bir sürü de armut, erik ve böğürtlen toplamışlardı. Saate baktığında bir hayli gecikmiş olduklarını da fark eden öğretmen telaşla “Haydi çocuklar, dönüyoruz” diye seslendi.
Gölet kenarını terk ederek yeniden çam ağaçlarının arasına dalan grup, seri adımlarla kamp yerine doğru yürümeye devam etti. Orman sonsuz ve ürkütücü görünüyordu. Gelirken bu patika yola dikkat etmeseler, burada kaybolup giderlerdi.
Ormanda uzunca bir süre yolculuğun ardından kamp yerine ulaştıklarında diğer gruplar da dönmüş, öğle yemeği yemekteydiler. Etrafta sayısız çukur açılmış, işçiler de yemek molası vermişlerdi. Bir hayli yorulmuş ve acıkmış olan Gülsena ve arkadaşları da yemeklerini yemeye hazırlanırlarken öğretmen, diğer öğretmenlerin olduğu sofraya gitmişti.
Yemeklerini bitiren çocuklar bir araya gelerek orman gezintilerinde gördüklerini birbirlerine anlatırlarken işçiler de işlerini bitirmişlerdi. Ekim zamanı gelmişti artık.

- - - - - Devam edecek - - -

16 Mayıs 2010 Pazar

MÜNİR'İN DOĞUM GÜNÜ

Dün, yani 15 Mayıs’ta Münir’in doğum günüydü. Sınıftan ve diğer samimi arkadaşlarıyla bu özel gününü evde kutlayacaktı. Ben de katılacaktım ama “diş” li bir sorun buna fırsat vermedi!
Münir Dinmez, sınıfımın harika çocuğu! 4-4’lük; 8-8’lik; 16-16’lık bir öğrenci! İlgi alanındaki her şeyi mükemmel yapmaya çalışan, yanlışa tahammülü olmayan, şimdiden büyümüş bir “yarının büyüğü”! Tabi ben bir öğretmen olarak onun hep eksiklerini bulmak, göstermek ve gidermesine rehberlik etmek durumundayım. Ve elbette artılarını övmek, ödüllendirmek ve diğerlerine örnek göstermek de grup eğitiminde önemli bir olgu. Bunları; kendini beğenmişliklere, komplekslere ya da sınıf içi rekabete yol açmadan yapmam gerektiğinin de bilincindeyim.
Münir şu sıralar okul hayatındaki 4’üncü yılı geride bırakmak üzere. Ve bu süre içerisinde girdiği sınıf, okul ve bölgesel sınavlarda herkesi de geride bırakmayı başardı. Zaman zaman ondan üstün bir el çıksa da o hep birinciliğe oynadı.
“Sınıfımda 42 tane Münir olsa!..” diye düşündüğüm zamanlar olmadı değil! Ama eğer böyle olsaydı, sınav notları kötü olmasına karşın sınıf topluluğuna ayrı renkler, güzellikler katan onlarca çocuğun yokluğu ne büyük eksiklik olurdu kuşkusuz:
Altın gibi kalpli, inci gibi yazan, şiir gibi okuyan İrem Özdemir… Dramatize yetenekli, bilgisayar dahisi, duygusal Batuhan Çuha…
Tüm zorluklara karşın terbiyesini, sosyalliğini koruyan Zilan, Mehmet, Aziz, İhsan… Futbol ustası Alperen, Şenol, Nadir, Mert, Taha, Mahsun, Ahmet… Dans ve müzik yeteneği İbrahim, Gülşah, Esranur, Kaan… Sürekli daha iyiyi hedefleyen Prenses Buket, Mecbur-e, Prens Kerem, Selo Aleyna, Quen Sena… Güzel Sema, Minik Pınar, Cici Seher, Şair Elif, Araştırmacı Gamze, Süper Rabia, Esprili Ali, Matematik Şampiyonu Erdem, Şeker Lütfü, herkesin sevgilisi Barış, Hiper Usame, Tonton Berber İzzet… Her haftanın örnek öğrencisi Seren Taner… Her günün can dostu Emrecan Özdemir, Mücahit Fıçıcı… Sanat eseri Barbi Gülsena Nayir, Biricik Ezgi Toy… Su Damlası Sude Erhan…
Bunların olmadığı bir sınıf ne tatsız tuzsuz ve çekilmez olurdu kim bilir!
İnsan fabrikasyon bir sanayi ürünü değil ki hepsi birbirine benzesin! Elbette her birinin fiziksel ve karakteristik farklılıkları olacak. Zaten o farklılıklardır insanları ve insanlığı güzelleştiren. Toplumlarda iş bölümü ve değişik meslekleri yaratan da bu farklılıklardır. Tabii bu farklılıklar ancak, toplumun her biriminin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi koşuluyla güzellikler ve avantaja dönüşebilir:
Aile çocuklarına, toplumun değer yargılarını çağın gereklerine uygun şekilde verebilirse… Öğretmen öğrencilerine, bilgi ve istendik davranışları her birinin ilgi ve yeteneklerine göre kazandırabilirse… Öğrenciler, öğrenim özellikleri ve yeteneklerini keşfedip bunları geliştirmeye çalışırsa. Kendileriyle yarışır; her gün, bir gün önceki kendilerini geçmeyi hedeflerse… Ve toplumu oluşturan her birey insanları sadece evrensel değer yargılarıyla ölçebilirse: Dili, dini, ırkı, fiziksel görünümü ile değil de insanlığını sevebilirse… İşte herkes bunları yapabilirse:
Tüm bu farklı insanların olmadığı bir Dünya ne tatsız tuzsuz ve çekilmez olurdu kim bilir!
Tabii burada şunu da söylemezsem bu makale eksik kalır: Doğal çevre… Hayvanlar, bitkiler ve yaşam alanları… Beşeriyet, insanlar ve eserleri… Dünyamızın özeti bu. Evrende bu hayat dolu renk cümbüşüne sahip olmanın ayrıcalığını ancak biz insanlar fark edebiliriz. O zaman bu farklı canlı türlerini, doğayı ve Dünya Mirası olan eserleri korumak da bizlere düşer.
Herkesi ve her şeyi tüm doğallığıyla sevip değer verebildiğimizde hayat ne güzel, ne doyumsuz bir süreç olurdu acaba? Bunu bilmek için o kalplerimizdeki sonsuz sevgiyi, hak eden herkese ve her şeye dağıtmak gerek tabi ki!..
İyi ki doğdun Münircim!.. İyi ki doğdunuz sınıfımdaki eşsiz çiçekler… İyi ki doğdunuz bütün çocuklar: İyi yetişin ki yarın ülkeyi, Dünya’yı sizlere teslim edelim… İyi ki doğdunuz tüm insanlık… İyi ki varsın hayat, tüm canlılar ve Dünya! Happy birth day…
Fikri Tırpan – 15 Mayıs 2010